Lilypie - Personal pictureLilypie Fifth Birthday tickers
Lilypie - Personal pictureLilypie Fourth Birthday tickers

2 Temmuz 2010 Cuma

Güllerimiz İstanbul da...

Endonezya Türk Okulumuzdan mezun olan Endonez Öğrencilerimiz Türkiye de okumak için İstanbul'dalar. Türkiye'ye alışmaya çalışırlarken İstanbulu geziyorlar, eşimden aldıgım haberlere göre İstanbul'a hayran kalmışlar. Özellikle Camilerimize. İstanbuldaki blogcular etrafınıza dikkatli bakın belki yanınızdan geçip giden Endonez Öğrenciler olabilir :)

Yiyecek konusunda zorlanınca eşime (Hocam Sizi şimdi anlıyoruz, farklı kültürden yemek yemek zorunda kalmak ne zormuş) diyorlarmış :) Birde dil konusunda biraz zorlanınca aynı şekil : Hocam Siz nasıl yaşadınız Endonezya da dil bilmediğniz zamanlarda- demişeler. 
Etraflarına toplanan Türkler tahmin yürütmeye çalışırken: Siz Japon musunuz? diye sorunca çok gülüyorlarmış, yoksa Çinli misiniz? diye sorunca kahkaha atıyorlarmış, Malez misiniz? diye sorulunca da hemen  -Hayır biz Endoneziz diyorlarmış! :)
 Gülümün Gülleri, Rabbim hayırlı insanlar nasip etsin Sizleri, Dünyaya, vatanınıza hayırlı evlatlar olmanızı nasip etsin inşallah.   
                                                                          Amin!...

                       


                                         

                                            


                                        


                               

Fajrie Satriawan,Ade Kiki Ruswandi,Dhafan Ridharizan,Zikri Muhammad Basir,Azwar Daeng Manaba

                         







                                  



                                   


   Canım Benim Güllerinle ne de mutlusun öyle, keşke şimdi yanında olsaydım o mutluluğunu paylaşsaydım. Seninle bu yola başkoydum Ben, Sen Mutluysan Bende Mutluyum, Sen Güllerini derdiysen bende Gülbahçesine dönerim.
   Tatilini bile Güllerinle geçir, biz bekleriz Seni herzaman olduğu gibi, yeter ki Güller solmasın, kırılmasın, Vatanın da yalnız, sahibsiz kalmasın. Güllerine anne sıcaklığında bir selam söyle benden.






                                   

21 Haziran 2010 Pazartesi

19 Haziran 2010 Cumartesi

Tatilimiz

17 Haziran 2010 Perşembe

Regaip Kandilimiz Mübarek Olsun

“Tulumban Al Yetiş İmdada, Yangın Var!”

Tebcil ve takdir edilmeye değer bu tür sıkıntılar için biz “mukaddes azap”, “kutsal sıkıntı” ifadelerini kullanıyoruz. Farklı zamanlarda arz ettiğim gibi elimden gelse, bütün insanların içine, onların ciğerlerini “cız” diye cazırdatıp yakacak böyle bir ızdırap saçardım. Çünkü o, en müessir bir duadır. Duaları peyk süratiyle gökler ötesi âlemlere ulaştıracak en önemli bir faktördür. Evet, ızdırap ve ızdırar kadar dualara hız kazandıran başka bir şey yoktur. O hâlde inanan sineler, insanlığın bu hâli karşısında gamsızlığı, ızdırapsızlığı büyük bir afet olarak bilmeli ve “Eyvah! Yazıklar olsun bizim bu halimize!” deyip ızdırapla inlemelidirler. İnlemeli, seccadeye koşmalı, seccade onların alınlarını öperken onlar da “Ne olur Allahım, bahtına düştük!” diyerek Allah’a içlerini dökmelidirler. İşte böyle bir ızdırap ve sıkıntı, bizim için bir dinamo vazifesi görür ve bizi harekete sevk eder. Biz de bir itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp yangını söndürmek üzere imdada koşarız. Zira Sûzî’nin sûzîşî nağmelerle ifade ettiği gibi;

“Tulumban al yetiş imdada, yangın var.
Dedim: Zahirde mi âşık?
Dedi: İhfada yangın var.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Bülend-avaz ile dersin,
Bakın deryada yangın var!”

Evet, ülkede yangın var. Dünyada yangın var. Hayatî müesseselerde yangın var. Gelin Allah aşkına böyle büyük bir yangın karşısında herkes bir itfaiye memuru gibi hareket etsin; hareket etsin de bu korkunç yangını el birliğiyle söndürebilelim.

Bu arada hemen şunu da ifade edeyim ki, başkalarının derdiyle sürekli şakaklarımız zonklasa, gece-gündüz o mukaddes dertle inim inim inlesek de, diğer insanları dertsiz, gamsız, ızdırapsız gibi görmek kesinlikle doğru değildir, böyle bir bakış açısı onlar hakkında suizan olur, bizim sırtımıza da ağır bir vebal yükler.

Günahların Neticesi Lanetlik Sıkıntılar

Bu ulvî ve mukaddes sıkıntı ve ızdıraplar dışında insanın yaşadığı bazı sıkıntılar da vardır ki, onlar, daha çok ferdin işlediği hata ve günahların neticesidir. Bu durum bir maneviyat büyüğü tarafından

اَلْهُمُومُ عُقُوبَاتُ الذُّنُوبِ

“İnsanın içindeki sıkıntılar, günahlara terettüp eden cezalardır.” (Zehebi, Tarihu’l-İslâm, 26/376) ifadesiyle dile getirilmiştir. İnsanın içindeki bu sıkıntı ve kuruntular, insanı hizmete sevk etmesi bir yana onu hizmetten alıkoyar. Öyle ki bu hâlet-i ruhiyeye kendini kaptıran bir fert, kuruntularla oturur kalkar, hep kuruntularını konuşur. “Şu şöyle olmalıydı, bu böyle olmalıydı…” gibi sözlerle sürekli insanları eleştirir durur ama iş ve aksiyon adına da herhangi bir cehd ortaya koymaz/koyamaz. Bazılarımızın aklına gelebilir ki, “Biz –hafizanallah– fuhuş işlemiyor, hırsızlık, haramilik vs. yapmıyoruz. Dolayısıyla içimizi gam ve sıkıntı ile dolduracak bir günah işlemediğimiz kanaatindeyiz?” Ancak unutulmaması gerekir ki, günah sadece yukarıda sayılanlar değildir. Ümmetin derdi ile dertlenmemek, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker yapmamak da günahtır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim irşat ve tebliğ üzerinde hassasiyetle durmakta, bu vazife yerine getirilmediği takdirde, toplumların topyekün bela ve musibetlere maruz kalabileceğini ifade etmektedir. Diğer taraftan, el, ayak, göz, kulak, dil, dudak gibi organların kontrol altına alınmaması, bu konuda sürekli dikkatsiz ve laubali bir şekilde davranılması ve böylece ısrarla işlenen küçük günahların da büyük bir günah olarak karşımıza çıkabileceği unutulmamalıdır.

İşte yığıla yığıla büyüyen bu günahlar “humûm” hâline gelir ve insanın içinde çeşit çeşit sıkıntılar hâsıl eder. Diğerlerinin “kutsal sıkıntılar” olmasına mukabil, denilebilir ki bunlar da insana hiçbir faydası olmayan “lanetlik sıkıntılar”dır. Eğer insan bu tür sıkıntılar karşısında, bir köşeye çekilip nefis muhasebesine girmiyor, aklını başına almıyor, elini, ayağını, gözünü, kulağını kontrol etmiyor veya yapması gerekli olan şeyleri yapmaya koşmuyorsa, iç sıkıntısı hâlinde tezahür eden hümûm da katlanarak devam eder.

Bu açıdan yaşanılan dert ve sıkıntının ne olduğu iyi tefrik edilmelidir. Ümit edelim ki, bizlerin sıkıntı ve ızdırapları o kutsal tasa ve kederden olsun. Bizim dert ve sıkıntımız, bizi harekete geçirecek, tetikleyecek, şahlandıracak ve çevremizdeki ateş ve yangını söndürmeye sevk edecek bir dinamo vazifesi görsün. Zaten insan Allah yolunda hizmet eder, önüne çıkan musibet ve sıkıntılar karşısında dişini sıkar sabreder ve her şeye rağmen Allah yolunda koşturmaya, çalışıp çabalamaya devam ederse, Cenâb-ı Hak da onun içindeki “hümûm”u, iç sıkıntıları izale eder, gönlüne inşirah verir ve onu itminana erdirir.

Fakat bunun için, sadece bela ve musibet zamanlarında değil, rahat ve geniş zamanlarda da Cenâb-ı Hak’la irtibatın kavî tutulması gerekir. Zira Allah (celle celâluhu) buyuruyor ki;

فَاذْكُرُونِۤي أَذْكُرْكُمْ

“Siz Beni yâd edin ki, Ben de sizi yâd edeyim.” (Bakara sûresi, 2/152) Tefsirciler bu ayet-i kerimeyi izah ederken şöyle bir tevcihte bulunurlar: “Sizler normal, rahat ve geniş zamanlarında el açıp Bana içinizi dökün ki, sıkıştığınız ve sıkıntıya düştüğünüz zaman da Ben ekstra ve sürpriz lütuflarla size inayette bulunayım.” Demek ki bu vaad-i ilâhiye göre insan, rahat, ferih ve fahur olduğu dönemlerde ellerini açıp, Allah’a yalvarıp yakarmalıdır ki, Allah da (celle celâluhu), o insan sıkıntıya düştüğünde onun elinden tutsun, sürpriz lütuf ve inayetlerle onu sıyanet buyursun. Evet, çok rahat olduğunuz, herhangi bir ihtiyacınızın olmadığını zannettiğiniz ve bir sıkıntıdan sıyrılma mülâhazanızın bulunmadığı bir dönemde O’nu düşünmeniz, O’nu hatırlamanız ve el açıp O’na tazarru ve niyazda bulunmanız –tabiri caizse– hora geçen, makbul olan dua ve tazarrudur.

Izdırar hâline gelince, o durumda insan, havlin de, kuvvetin de sadece ve sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğunun şuuru içerisinde ve vicdanının bütün rükünleriyle bu hakikati duyup hissederek O’na el açıp dua etmelidir. Izdırar hâlinde yapılan işte bu dualar hiçbir zaman geri çevrilmemiştir. Bildiğiniz üzere Hz. Eyyub ve Hz. Yunus da (aleyhimesselâm) bütün bütün çaresiz kaldıkları bir esnada el açıp Allah’a dua dua yalvarmış, Cenâb-ı Hak da ekstra lütuf ve ihsanlarla, onları, içine düştükleri o sıkıntılardan kurtarmıştır. Daha niceleri için Cenâb-ı Hakk’ın bu türden inayet ve yardımları olmuştur. Belki de, Salât-ı Münciye ve Salât-ı Tefriciye gibi dualar, böyle zor durumda kalan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın birer ilhamıdır. O günden bugüne biz de sıkıştığımız, başımız ağrıdığı zamanlarda hemen oturur ve belli bir âdette o duaları okumaya dururuz.

11 Mayıs 2010 Salı

Gülnesibe ce Türkçe sözlük kısım 1

Türkiyeye gitmeden önce akrabalarimiza Gülnesibe mizi anlamalari için GÜLNESİBECE - TÜRKÇE SÖZLÜK ve imla klavuzu yayinliyoruz.
ihnii ; istiyorum
ihnii(ayni anda el sallanarak söylenince) ; istemiyorum manasina gelir.
guuk kuu ; süt ** kelimenin orijinali BETÜL ce olup :\Şugguu- seklinde telaffuz edilir.
Napnaa ; yapma
Kaa ; çikar
Annoonnuu ; Anliyormusun (gözün içine bakilarak söylenir)
BÖ*BÖ ; betül
Aabaa ; araba
Doa ; dora cizgifilm
Aahsh ; aç
Beebii ; verdi
Cucu ; yedi endonezce tucu

fotolar sonra gelecek

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Buz gibi dagilasim var.

Dunyanin bazi yerlerinde insanlar boyle giyecek birsey bulamazken, benim canim Turkiyemde insanlar illaki marka giyecekler, sabah giydigi farkli aksam giydigi farkli olacak, ayakkabisinin ustune ayni renk canta, cantasina uyacak kemer, buna bide gunes gozlugu lazim cakali soyle. Allah im otelerde nasil hesap veririz.

beni merak edenler

YİNE BEKLERİM