29 Mayıs 2011 Pazar

Gençken Tadılacak 50 Lezzet!


Genç Dergisine teşekkürlerimi sunuyorum.. Bu güzel yazıyı bizimle paylaşıp ufkumuzu genişlettikleri için...

“Ölmeden önce görülmesi gereken yerler” ya da “muhakkak tadılması gereken lezzetler” şeklinde listeler görmüşsünüzdür. Bu listeler ilgi görüyor, çünkü herkes iyi ve kaliteli yaşamanın derdinde. Bizim de bir derdimiz var şüphesiz. Biz de herkes gibi “iyi” ve “kaliteli” yaşamak istiyoruz. Ama bizim “iyi”miz, Allah katındaki “iyi”dir, bizim “kaliteli”miz takva standartlar enstitüsü damgalı “kaliteli”dir. Böyle olunca bizim “lezzet” tarifimiz de farklı olmaz mı? Olur elbet. Bize göre lezzet ruhun, bedenin ve gönlün müşterek tattığı bir şeydir. Bizim lezzetlerimiz bu dünyada ağzımıza tat, dizimize fer, gözümüze nur, derdimize derman olur, öte dünyada ise sonsuz mutluluğa anahtar... Herkesin malum lezzetlerin listesini yaptığı bir zamanda biz de “bizim lezzetler”in peşine düştük. Ortaya “Genç’ken Tadılacak 50 Lezzet” çıktı. Buyurun, afiyet olsun…


                                                          GENÇ YAZI İŞLERİ


“Genç’ken Tadılacak 50 Lezzet”


Hacer-ül Esved’i öpmek…


Sahura taze pide alıp, gelene kadar yarısını yemek…


Allah Rasulü’nün yanıbaşında Cennet Bahçesi’nde sıkışa sıkışa namaz kılmak…


Aç olduğun halde başka bir kardeşine yemek yedirmek…


Kabe’yi ilk gördüğünde hangi duayı edeceğine dair güzel bir kafa karışıklığı yaşamak…


Ülkemizi ziyaret eden turistlerden birine güzelce İslam’ı anlatmak ve o kişinin Müslüman olmasına vesile olmak.. Bunun ardından da Peygamber Efendimiz’in şu sözlerini hatırlayıp şükretmek: “Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete kavuşturması, senin, en kıymetli dünya nimeti olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”


Gece herkes uyurken tatlı yatağından kalkıp ibadetin zevkine varmak, uyuyanlara da dua etmek, hatta “onların defterine bir şey yazılmıyor, acaba benim defterime şimdi ne yazılıyor” diye derde düşmek…


Haklı olduğun halde susarak melekleri kendi safına davet etmek, Allah’ı vekil kılmak…


Eyüp’te sabah namazı kılmak, ardından simitle kahvaltı yapmak…


Kabe’nin kapısının eşiğine varıp “kapına geldim Allah’ım” diye sarılmak, sonra örtüsüne yapışıp ağlamak, ağlamak, ağlamak…


Üsküdar’daki Hüdayi Vakfı’nda gariplerle birlikte karavanadan yemek yemek…


Bir hafta da olsa bir Afrika ülkesinde bulunmak, oradaki kardeşlerimizle göz göze, diz dize gelmek...


Kuş sesleri eşliğinde çimlerin üzerinde huşu ile namaz kılmak…


Bir Kur’an tefsirini baştan sona tefekkür ederek okumak…


30 Ramazan’ı 30 ayrı camide kılmak…


Kur’an’ı Kerim’i hatmetmek (Ezberlediyseniz size başka lezzete gerek yok…)


Hizmetten yorgun düşmüş bir bedenle yatağa girip, teheccüde kalkma planı yaparken uyuyakalmak…


Sükût sohbeti yapmak…


Çanakkale Sargıyeri’nde gece cemaatle namaz kılmak…


Size kötülük yaptığı hâlde o kişiye iyilik yapmak ve şu ayeti kerimenin bahsettiği tarifsiz lezzeti yaşamak: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet 34)


Arefe günü Arafat’ta ümmete ağlayarak dua etmek…


İftar vakti herkes orucunu açarken iftariyelik dağıtmak…


İmanın halavetini kalpte hissetmek ve “iman varsa her zaman imkan da vardır” diyebilmek…


Herkesin birbirinin kusurunu gördüğü şu hengâmede Musa Topbaş hazretlerinin şu sözlerinden hisse alıp onunla amel edebilmek: “Cenâb-ı Hakk’ın, bir kuluna en büyük nîmetlerinden biri, o kuluna aczini bildirmesidir. Bu mâneviyat yolunda kazandığım belki de en büyük nîmet, hatâlarımı görmem oldu. Rabbime karşı müflisliğimi idrâk ettim. Böylece kimsenin hatâsını görmeye ve onunla uğraşmaya tâkatim kalmadı. Hamdolsun, bütün bunların şükrü içindeyim...”


Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) rüyada görmek…


Sadece Allah’a olan sevgi ve saygıdan dolayı gözleri haramdan sakınmak ve bundan dolayı imanın helvadan daha tatlı olan tadını kalpte hissetmek…


Gece vakti Uhud Şehitliğini ziyaret etmek…


Reşit olduğundan bugüne kadar kavga ettiğin, cedelleştiğin, tartıştığın, dargın ayrıldığın bütün insanların çetelesini çıkarmak; onların ardından dua etmek. Mümkünse onları arayıp, kusurun varsa af dilemek…


Ravza’daki iftar sofralarına çuvalla ekmek taşıyıp, üç hurma ile iftar etmek, iftarı beklerken Ravza’nın bahçesinde, serin esinti ile ferahlamak..


Özel sakal-ı şerif bulup özel ziyaret yapmak…


Bir hastanın kişisel temizliği ve bakımı ile meşgul olup, onu ferahlatmak, sağlığın şükrünü bir nebze de olsun bu şekilde ödemek…


Bir defa olsun “Keşke Allah Rasûlü döneminde yaşasaydım da O’na inanan gençlerden biri de ben olsaydım, O’na destek olsaydım, ölene kadar O’nun yanında ve O’nunla birlikte bulunsaydım” diye içinden geçirmek… Tıpkı Horasan komutanlarından birinin içinden geçirdiği şu sözler gibi: “Keşke, bu ordumla birlikte Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem zamanında yaşasaydım da, Uhud gibi savaşlarda bu ordumla O’nu korusaydım ve O’na yardımcı olsaydım.”


Allah ve Râsulü’nün anıldığı bir sohbette bulunmak ve orada “Muhammed, Allah'ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar kendi aralarında merhametlidirler” ayetinden esintiler hissetmek…


İslamî değerlerin küçük görüldüğü, Allah’ın ayetlerinin alaya alındığı bir ortamdan vakârla kalkmak onlara “Selamâ” deyip oradan ayrılmak…


Birbiriyle küsmüş iki kişiyi sadece Allah rızası için her yolu deneyerek barıştırmak…


Âmâ bir kimsenin kolundan tutup gideceği yöne doğru birlikte en az “40” adım yürümek ve ardından o kimseye “sen bize emanetsin, sen bize nimetsin” deyip ayrılmak…


Hodkamlığın ve bencilliğin altın çağını sürdüğü bu devirde diğerkamlığa ve hasbiliğe talip olup dertlilerin derdiyle dertlenmek, en az bir gönüle girmek…


Allah dostu olabileceğini düşündüğün bir meczupla teşriki mesaide bulunmak..


Mütevazı da olsa küçük bir kütüphane oluşturmak ve her daim enginlik ve derinlik peşinde olmaya çabalamak…


Birkaç arkadaşla birlikte “şu yetimin her türlü ihtiyacını karşılayacağız” diye niyet etmek ve Efendimiz’in mirasına sahip çıkacak olmanın mutluluğunu yaşamak…


Soldurmayacak olduracak bir şekilde aşık olmak…


Anne ve babaya ne yapıp edip "Evladım, ben senden razıyım, Allah da senden razı olsun." dedirtmek.


Kavramların, kelimelerin sonsuz yolculuğuna çıkmak ve özellikle Kur’anî kavramların tarif edilemez güzelliğinde hayatı anlamlandırmak…


Milli ve manevi duygularımızı içeren meşhur 5-6 şiiri ezberlemek…


Evvelâ imanı, takvası, sonra güzelliği, soyu ve malı seçkin olan biriyle evlenmek...


Bir yetimin çaktırmadan başını okşamak…


Harçlıklarımızdan ayırdığımız önemli sayılabilecek bir miktarı bir zarfa koymak, zarfın üstüne yardımı yapacağımız garibin adını “felanca beyefendi ya da hanımefendiye…” şeklinde yazdıktan sonra zarfı büyük bir saygı ve teşekkür hissi ile takdim etmek…


Arafat’ta tuvalet kuyruğunda bekleyip sıra gelince koşturarak gelen birisine sıramızı ikram etmek…


Sevdiğimiz kardeşlerimizin ara sıra ellerinden tutup, gözlerinin içine ta yüreğimizden gelen bir derinlik ve muhabbetle bakıp “kardeşim seni Allah için seviyorum…” demek…


Teheccüd vakti gürül gürül Kur’an okumak…


Genç Dergisi

2 yorum:

  1. canim cok harika bir paylasim bu, tesekkürler :) iclerinden bir kismini tatmisligim var cok sükür, insaallah digerlerini tatmak da nasip olur.. sevgiler..

    YanıtlaSil
  2. evet canım Allah yaşamak nasip etsin.

    YanıtlaSil

beni merak edenler

YİNE BEKLERİM